 “Yalnızlar rıhtımına çakılmış kalmış bi taşmış.. Çakıltaşıymış.. Aşk için ölmeliymiş, aşk o zaman aşkmış…” Bu hüzün adamı şair eder. Doğru dürüst kelimeleri yazmasına bile izin vermez. Benim ben olmaktan çıkarak edindiğim huylar silsilesi git gide büyüyor. Gece bir vakit buğulu gözlerle kalktığım yatağımdan balkonda sigara içirtmeye kadar varıyor. Bu aynaya bakan yüz ben miyim? Akmış makyajımla özdeş? Gece insan neler düşünüyor. Kaç kişi sevişiyordur şu dakikada? Hazza ulaşmış, sigara fantezisini gerçekleştiriyordur? Kaç kişi adımı çağırıyordur uykularında? Tünediğim balkon duvarında serseri bir kurşunla ölüme tecelli etmemin oranı yüzde kaçtır? Kaç çift kavga ediyordur? Kaç erkek çoktan arkasını dönüp horlamaya başlamıştır bile? Kaç kadın yastığı ısırıyordur? Kaç kız aşkının imkansızlığından ağlıyordur ses çıkarmamaya özen göstererek? Kaç erkek a.cık kokan yastıklarda, yorganlarda öpüşmemeyi kendine esas almış bir kadını beceriyordur tüm cinsel doğasının kurbanı olarak? Kaç kişi ölüyordur? Kaç kişi doğuyordur? Peki ya kaç kişi belli bir amaçla eline aldığı kalemi ben gibi kontrol etmekte zorlanıyordur? Kaç? Hüzün çağı başladı. Şeyda kendini sorgulamaya başlamışsa, hüzün de başlamış demektir. Başka biriliğine itildiğim dar vakitlerden biri. Korkusuz korkak başrolde. Başı sonu olmayan cümleler, bir ateşli hastalık nöbeti esnasında üstüme yürüyen kalın ağaçlar gibi. Bu şehir delirtir adamı. Deliliğinden mesul öyle kalakalırsın ortada. Yalnız, çıplak, aç. Oysa hava güzel. Sivrisinekler ve ne idüğü belirsiz böcekler olsa da öldürmeye gücün var. İktidar kavgası yapmak bile manasız çünkü onlarla. Çünkü güçlü benim… Öyle ya! Ben güçlüyüm. Kalbinin en hassas köşelerini hasır bir örtüyle ustalıkla örtmüş Şeyda! Öyle ya! Güçlüyüm. Bir demirbilek, karşı konulmaz güç. Sarılmayı bile beceremeyen bir duygusuz! Oysa şu anda öylesine açık ki hassasiyetim. Kalbim, gözlerim, beynim. Ellerim öyle hassaslaştı ki şu kalemi tutmaktan neredeyse kanayacak. O denli! Algılarım kapalı. Hassasiyetim açık. Bir ölüm mangasının karşısında gözleri bağlı bir kurban gibiyim. Kurşun nereden gelecek belirsiz. Peki ya ölecek miyim? Tereza biliyor muydu? Ben de bilmiyorum. Öleceğini bilmek garipmiş. Bunu bilip ailesini düşünmek daha da garip. Farzedeyim ki yarın öleceğim. Evet. Bu, bu anlama gelir. Öyle farzedeyim. Ailem ne yapar? Rüyadaki gibi saçmalıklara sığınıp, nasılsa Ankara’da olduğundan yokluğuma alışacaklarını düşünmek… Düşünmeli miyim? Kitaptaki Rahip beni etkiledi sanırım. Kötümserci ruhum başkaldırdı. Ama diyordu ya Rahip: “Bir kötümser kötü bir olay karşısında ‘Bundan daha kötüsü olamaz’ der. Bir iyimserse “Evet”. Avuntu işte. Kötümser olmak o kadar da kötü değilmiş… “Seni öldürmeyen, seni güçlendirir”. Ölmediğime göre, birer tohum bu günlerim gelecek güzel günler(!)e adanan. Akbayram diyordu ya, “Güzel günler göreceğiz, güneşli günler. Motorları maviliklere süreceğiz…” ….. Yine düştün aklıma… Kaynağı belki evet ben olan ama bensiz ve benden habersiz, ben karşı koy(a)madan gelişen bir olay yüzünden tarihinden sildin beni. Gecelerce konuştum senle rüyamda. Hep huzurlu uyandım. Sonrası yine aynı huzursuzluk. Her şeyi unuttuğumu, geride bıraktığımı sanan benim, yazıyla nasıl da canlanıveriyor hafızam? M.Ö. 3000 yılına şükürler olsun! Yoksa ne halde olurdum şimdi! Çok şükür Allah’ım! Dine dönüş de var dönüşlerin arasında.. Bu gözümün kenarındaki çukur da nereden peydahlandı? Acıyor üstelik garip bir biçimde. Cık cık cık…. Birey yok mu gerçekten? Tüm çevresel ilişkilerim ortak yaşam alanımı devam ettirmek adına mı çırpınıyor? Peki benim karar verişlerim? İstediğimi elemine etme, istediğimi hayatıma alma hakkım? Yalan tabi ya! Mecburiyetten yaptığım şeyler dağ gibi duruyor karşımda. Yabancılaşma süreciyle el ele, omuz omuza… Kazandım mı hiç? Hayat bana 100 üzerinden 100 verdi doğduğumda. Notum çok düştü bu aralar. Tembel bir öğrenci olup çıktım. “Bahar havasındandır” yalanını atıp (!) bir kuğu gibi süzülelim gölümüzde başka kenarların tadını alma amaçlı. Depresif bir yazar oldum. Mutluluk niye sayfalarımı doldurmuyor? Fevkaladenin fevkinde eserler vermeye müsait bir yapım var oysa ki. …. Şu paranoyaklığım içimden gelenleri yazmaya el vermiyor. Globulus diyordu ya; “Paranoyak, etrafındakileri gerçek düzeyde gören tek kişidir” diye. Bu da ikinci avuntum işte. Dolayısıyla paranoyak olmak da o kadar kötü değilmiş! Uykusuz her gece! Huzursuz her gece! Geçmiş! Beynimi kurcalayan, kemiren. Bir fareye d6önüşüp, kulağımın içinden beynime süzülerek, kemiren sesler. (Vassen) Uyuşamıyorum kimseyle. Türümün ilk ve son örneğiyim. Yani tekim. (Avuntu 3!) Geçmişimde onaylamadığım, ayıp kıldığım davranışlar günümde de tekerrür eder mi? (“Keşke”lere hoş geldiniz..) Siz de hoş geldiniz ey sevgili hüzün. Arada bir uğramanız beni gerçekten çok mutlu (hüzün) ediyor. Siz olmasaydınız kalemimle barışamazdım. Soru cümlelerini, noktalara çeviremezdim. Siz olmasaydınız, ben olmazdım. Çok samimiyim. Lütfen! Edebi kişiliğimle tanışma fırsatına nail olamazdım çünkü. Sanırım biraz memnuniyetsizmişim gibi. Lise yıllarıma dönüp duruyorum birkaç cümlede bir. Oysa ki nefretle anardım kendilerini. Acı olaylar örtüyordu mutluluk zamanlarımı demek. Memnuniyetsizim BİRAZ. Uykusuz her gözler! Huzursuz her gözler! Yatma vaktinin geldiğini müjdeler. (En kral avuntu No. 4) kim:seydak |